Hayat ne zaman normale dönecek?

by Basak Oksak

İnsanoğlunun bu denli belirsiz ve ürkütücü bu durumun kıyısındaki en büyük düşü ise, bir gecede distopyaya dönüşen hayatından, o çok sıkıldığı rutinine dönüp sığınmak. Peki bu mümkün olacak mı?

2019’u 2020’ye bağlayan gece, tüm kehanetleri doğrularcasına hayatımıza giren, taçlı çıkıntılarıyla bize kalıcı olduğunun ipuçlarını veren bir virüs, yaşlanmakta olan gezegenimize adeta kondu.

Ve insanoğlunun yüzyılda bir görebileceği türden olağanüstü bir salgına yol açtı, öyle ki bizi önüne kattı savuruyor.

Biz ise dip köşe kaçıyor, her yeri dezenfekte ediyor yine de kurtulamıyor, bu fırtınanın bitip bitmeyeceğini hiç bilemiyoruz.

İnsanoğlunun bu denli belirsiz ve ürkütücü bu durumun kıyısındaki en büyük düşü ise, bir gecede distopyaya dönüşen hayatından, o çok sıkıldığı rutinine dönüp sığınmak.

Peki bu mümkün olacak mı ve olacaksa ne zaman olacak?

Bu sorunun yakın ve uzak vadeli cevapları için “epidemiyoloji” adlı disiplinin kristal küresine bakmadan önce, salgının başlangıç hikayesine dönelim.

Hikaye, Çin’in fabrika bacaları altında, kalabalık bir bölgesinde, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) olarak, akciğerlerde ağır hasar yapan ölümcül bir hastalık olarak  başladı.

Buna neden olan virüs, Vuhan şehrinde “vahşi hayvan pazarı” olarak tanımlanan pazarlarda, hayvandan-insana sıçradı.

Biriktirdiği mutasyonun gücü bu sıçramayı gerçekleştirmesine ve sonrasında salgın yapmasına yetti.

Başlangıç yaptığı yer ise, yoğun havayolu trafiği ve üretim yapan fabrikaları ile  tüm dünyadan milyonlarca kişinin ziyaret edip döndüğü bir bölgeydi.

Virüs, yıllarca beklemiş ve kritik başlangıcı yapmış, yeni konağı olan insan türü ise virüsü tüm dünyaya uçurmuştu.

Virüs, Vuhan havalanı kapatıldığında, tüm dünyaya çoktan dağılmıştı.

Virüsün nasıl da olağandışı olduğunu anlamak için fabrika bacaları soluyan akciğerlerde yaygın bulunan “ACE2” adlı bir reseptöre, 2002 yılında bu yüzyılın ilk salgını yapmış SARS adlı kuzeninden çok daha kuvvetli şekilde yapışan bir virüs olduğunu belirtmeliyiz.

Ne kadar bulaşıcı olduğunu anlatmak için ise, karantina altındaki Çin’den haftalar sonra salgının başladığı, karantinasız kıtaların “üssel büyüme ” dediğimiz salgın eğrilerine bakmak yetecektir.

O zaman, sorumuzun cevabına yaptığımız bu uzun girizgahın kısa özeti, virüs en az bir yıl hatta daha uzun bir süre bizimle kalacak.

Çünkü bu pandemik süreçle ilgili, virüsün hızını kesmesini belirleyecek iki kritik durum var.

Birincisi, tüm dünya nüfusunun %60-80 ‘inin virüs ile karşılaşıp, bağışık yani “teflon” diye tanımlayabileceğimiz nüfusa dönüşmesi.

İkincisi ise, koruyucu bir aşının devreye girmesi.

Her iki durumun devreye girebilmesi için de gerekli süre en az 12-18 ay kadardır Virüsün tek merhameti ise,bizim günlük hayattta sık kullandığımız su-sabun, kolonya, çamaşır suyu gibi dezenfektanlara ve hava, güneş gibi dış ortam koşullarına dayanıksızlığıdır.

Yalnızca, insanın yakın ayak izlerinin bulunduğu alanlardan ve insan karşılaşmalarından bulaşabilmektedir…

O yüzden paranoyaklaşmadan, havayı suyu dezenfekte etmeden ama daha uzu süre sarılmadan, öpüşmeden, kalabalıklaşmadan, bu virüs ile yaşamaya alışmalıyız.

Önümüzde, bin ışık yılı kadar tükenmez görünen bu bir, iki yılı zaman dilimlerine ayırsam, süreci kabullenip baş etmenizi kolaylaştırır mı bilemiyorum.

Kuzey yarı küre için önümüz yaz, virüs bir merhamet daha gösterip, bizim yarı küreye düşen ışıkların rehavetine kapılacak mı, bilemiyoruz.

Bunu, “salgın eğrisi” dediğimiz eğriyi bugünlerde moda olan deyim ile “düzleştirmiş” olan Asya ülkelerinin yaz mevsimindeki durumundan anlayacağız.

Bu yaz, yalancı bir iyimserlik ile gevşememek zorundayız.

Önümüzdeki bir, iki ay en zor dönemi hatta katastrofik günler geçireceğimiz ortada.

Salgının bizde çizdiği dik eğriye bakıldığında, bu yıkıcı diyebileceğimiz dönemin yatışmasının, yöntemsel önlemler devreye sokulmaz ise, en iyimser ihtimalle, sosyal hayatımıza  üç-dört aydan önce nefes aldırmayacağını söyleyebiliriz.

Ama, yaz mevsiminde, kalabalıklaşmadan fiziksel mesafenin korunduğu, bireysel seyahatler,,seyircisiz spor etkinlikleri, küçük restoranlar gibi ortamlarda sosyalleşmek mümkün olabilir ve biraz da olsa soluk aldırabilir.

Bu kısa süreli fasıla için, yaygın testler ile kim hasta, kim geçirdi ve “immun” durumunu belirlememiz şart.

Yöntemsel yaklaşım belirleyip, önce önümüzdeki bir-iki ay izleyeceğimiz, sert, keskin dalgayı yumuşatabilir, sonra yaz mevsiminde de testler ile sosyal hayata kademeli bir geçiş yapabiliriz.

Belirlemez isek, salgının önünde şakınca kaçışıp durur ve bir daha kendimize gelemeyebiliriz

Belki bu arada, başlangıca yetişemeyen bilim, salgının ortasına etkin bir ilaç ile yetişir.

Kartları yeniden dağıtabileceğimiz aşı ya da ilaç devreye girmez ise tamamen normale dönmek dediğimiz sürenin, 2021 ocak ayı hatta baharı olduğunu söylemek gerçekçi olacaktır.

Tüm bunlar bittiğinde, neden başladığını unutmamız gerektiğini hatırlatmak için Ed Yong’ın şu sözleri ile sonlandırayım:

“Mikroorganizmaları kavrayamaz iseniz hayata bakışınız eksik kalır.”

Bugün yaşadıklarımız bir “biyolojik küre” olduğunu unuttuğumuz gezegenimiz ile kurduğumuz hastalıklı ilişkinin sonucudur.

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Yorum Yazın

Secured By miniOrange