Marmara Denizi’nde neler oluyor?

by selenay

Marmara Denizi, su yüzeyini ve derinlerini saran, deniz salyası olarak adlandırılan müsilajla boğuşuyor. Peki bu felaket neden oldu? Bu güzide iç denizimiz kurtarılabilir mi? Nasıl bir eylem planı gerekli? Benzer çevre felaketleri yaşanmaması için neler yapılmalı? Konunun uzmanları yanıtlıyor…

MARMARA DENİZİ’NDE MÜSİLAJ BİR SÜRPRİZ Mİ?

Marmara Denizi’ni kurtarmak için devlet, bilim insanları, sivil toplum ve balıkçılar kafa kafaya vermeli, bilimin gösterdiği yönde, bir an önce kalıcı adımlar atılmalı. Aksi durumda, bugün aslında hiç de sürpriz olmayan müsilaj, yakın gelecekte baş başa kalacağımız sorunların yanında epey küçük kalacak…

Kürşat Tığ

instagram.com/denizvebalik

Günümüzden 10 bin yıl önceye gidebilseydik, buzulların henüz erimediğini, denizlerin seviyesinin bugüne göre 120 metre daha alçak olduğunu ve Marmara Denizi ile Karadeniz’in birer göl olduğunu  görecektik. İstanbul Boğazı ise o tarihte bir akarsu vadisi idi.

Buzulların erimeye başlaması, denizlerin seviyesini yavaş yavaş yükseltti. Akdeniz’in suları Çanakkale Boğazı’ndaki vadi üzerinden Marmara’ya ilerledi. Böylece yaklaşık 7 bin yıl önce Marmara, Ege bağlantısını sağlayarak deniz hüviyetini kazandı. İstanbul Boğazı oluştu ve  Karadeniz de Marmara gibi bir deniz haline geldi. Tabii bu, çok yumuşak bir şekilde gerçekleşen bir olaylar zinciri değil, Boğaz’dan Karadeniz’e akan su epey güçlüydü. Karadeniz’de özellikle göl kıyısında yaşayan insanları direkt etkileyen bu olayın kutsal kitaplarda geçen Nuh tufanı ile eşleştiği yönünde kuvvetli teoriler mevcut.

Dünyanın yaşının 4,5 milyar yıl olduğu ya da dinozorların kuşlar haricindeki türlerinin 65 milyon yıl önce yok olduğunu dikkate alırsak, Marmara Denizi’nin jeolojik ölçekte ne kadar genç olduğunu anlayabiliriz.

İstanbul Boğazı, Karadeniz’den alçak, Marmara Denizi’nden yüksek bir konumda yer alır. Karadeniz’in su seviyesi yüksek, yoğun yağışlar ve akarsuların etkisiyle de tuz oranı düşük olduğu için Karadeniz’den, Marmara üzerinden Ege’ye doğru bir üst akıntı vardır. Dip akıntısı ise Marmara’dan Karadeniz’e doğrudur ve Ege’den gelen bol oksijenli ve nispeten sıcak suyu taşır. İstanbul Boğazı bu akıntıları ile denizciler için her zaman zorlu bir geçiş noktası olagelmiştir. Deniz canlıları ise iki ince boğazla Karadeniz ile Ege’yi birleştiren bir havuz niteliğindeki bu genç denizin nimetlerini hızla keşfetmiştir. Marmara Denizi  lüfer, palamut, orkinos, kılıç balığı, uskumru gibi birçok kadim balık türünün gerek göç yolu, gerekse yumurtlama alanı olmuştur.

Malum, konumuz son zamanlarda Marmara Denizi’ni kaplayan müsilaj ya da deniz salyası. Önceleri Şarköy kıyılarında rastlanan müsilaj Tekirdağ, Mudanya ve Bursa’da görüldükten sonra İstanbul kıyılarında Kartal, Pendik, Caddebostan, Moda ve Adalar’da da görülmeye başlandı. Daha sonra  Bandırma ve Erdek kıyıları da yoğun etkilenen bölgelere eklendi. Üstelik bunlar görebildiklerimiz, daha da tehlikelisi denizin derinleri… Dibe inen bu salya kümesi de kalın bir tabaka halinde deniz tabanını kaplayarak dipte yaşayan tüm canlıların üzerini örtüyor. Küçük balıklar, karidesler, yengeçler, deniz bitkileri, yumuşakçalar başta olmak üzere birçok deniz canlısı, oksijensiz ve besinsiz kalarak kitlesel biçimde ölüyor.

Marmara Denizi’nin azot ve fosfor yükü, insan eliyle yaratılan kirlilik nedeniyle çok fazla. 

Bu da mikroskobik bir deniz bitkisi olan fitoplanktonun çoğalmasını tetikliyor. Bu mikroorganizmalar, su kaynaklarının üst kısmından başlayarak ışık gören en alt sınıra kadar koloniler halinde yaşıyorlar.

Karbondioksit ve su tüketip, oksijen üreten fitoplanktonlar sudaki karbondioksit seviyesinin azalmasına yardımcı oluyorlar. Suda azot ve fosfor yükü artınca, fitoplanktonlar da hızla çoğalmaya başlıyorlar. Daha sonra ‘çiçeklenme, tomurcuklanma’ şeklinde patlayan fitoplankton ölüp kırılınca, yumurta beyazını su bardağına dökmeye benzer şekilde hücre içi sıvısı ortama yayılıyor.

Bakteri ve virüslerin üremesi için uygun bir ortam olan müsilajlar şeffaf ve sümüksü yapıda. Suyun içerisinde tül gibi uzanan müsilaj, hızlı kümelenerek kilometrekarelerce alanı kaplayabiliyor ve içerisinde bakteri, virüs gibi mikroorganizmalar hızla ürüyor. 

Adriyatik Denizi’nin insan baskısının olduğu kıyısal alanlarda 1990’larda yoğun müsilaj görülmüş ve 7 ülkenin ortak hareket etmesiyle kontrol altına alınabilmiş. Marmara ise tamamen bize ait bir iç deniz. Bu bir avantaj gibi görülebilir ancak şu an Kuzey Ege’de de görülmeye başlayan müsilaj kontrol edilemeyip komşu ülkeleri de tehdit eder hale gelirse, çıkış noktası bizim sularımız olduğu için uluslararası hukuk açısından da başımız ağrıyabilir. Gerçi Ege Denizi’nde azot ve fosfor yükü henüz çok yüksek değil ve alan Marmara Denizi’ne kıyasla oldukça geniş olduğundan Marmara’daki gibi bir yoğunlaşma şu aşamada beklenmese de dikkate alınmasında fayda var.

Marmara Denizi’ndeki müsilaja dair kayıtlar ise 1992, 2007 ve 2008 yıllarına ait. Ama bugünkü kadar bir yoğunluğa hiç ulaşılmamıştı. Ancak kâbus, yıllar önceden geleceğinin sinyallerini vermişti.

MARMARA DENİZİ BU HALE NASIL GELDİ?

Birçok bilim insanı “Marmara Denizi öldü” derken, biraz iyimser olanlar durumu “Ölmek üzere” diye betimliyor. Bu da gelinen durumun vahametini ortaya koymakta.

Marmara’ya ilk olumsuz yüklenme kentsel atıklarla başladı. Apartmanlardan çıkan kirli sular düzgün şekilde arıtılmadan denize verildi. 1980’lere gelindiğinde ise kentleşmeye sanayileşmenin yükü eklendi. Marmara’nın etrafı, özellikle İstanbul yoğun şekilde fabrikaların merkezi haline geldi. Fabrikalardan çıkan atık sular da yine Marmara Denizi’ne boşaltıldı. Endüstri geliştikçe kullanılan kimyasallar arttı. Türkiye endüstrisinin yarısının Marmara Denizi çevresinde yer aldığı düşünüldüğünde, Marmara’ya akmaya devam eden bu kimyasal zehirlerin hayırlara vesile olmayacağı belliydi.

Çevre Bakanlığı, 2010’da Derin Deniz Deşarj Projesi ile Ergene Nehri’nin kirlilikten kurtarılmasını planladı. Havzadan çıkacak atıklar Marmara’nın derinine boşaltılacak, oradan ters akıntı ile Karadeniz’e gidecekti. Gitse ayrı dert, Karadeniz zaten kendi kirliliğiyle uğraşıyor. Ama bu atıklar projede öngörüldüğü  gibi Karadeniz’e gidemedi ve Marmara Denizi’nde kaldı.

Küresel ısınmanın da müsilaja bir etkisi var. Deniz sıcaklığının iklim değişikliğine bağlı olarak yükseldiği malum. Mevcut sıcaklık, 40 yıllık ortalamanın 2,5 derece üzerinde. Ancak bulanık sular ışığı daha çok absorbe ettiğinden dolayı, yıllar boyu kirlenerek bulanıklaşmış Marmara küresel ısınmadan çok daha fazla etkilendi. Fakat küresel ısınmanın sadece bir yan faktör olduğunu vurgulamakta fayda var. Asıl etken ise uzun yıllardır Marmara Denizi’ne bir çöp tenekesi gibi davranmamız.

Bu hoyratlığa Kanal İstanbul gibi projelerle devam edersek başımıza daha büyük dertlerin geleceği de aşikâr. Kanal nedeniyle Karadeniz’in oksijen oranı düşük suları Marmara’ya daha fazla akacak. Bu durumda, zaten yapısı gereği hassas olan Marmara’nın deniz eko-sistemini tamamen kaybedebiliriz. Kanal İstanbul, haddinden fazla yorulmuş Marmara için geri dönüşü olmayan son yıkıcı darbe olabilir.

Müsilajın toplanması mutlaka bir katkıdır ama etkisi iğneyle kuzu kazmayla eşdeğer. Çevre kirliliğinin önüne geçecek etkin arıtma tesislerinin faaliyete geçmesi, tarımda ve sanayide zararlı, özellikle de nitrojen ve fosfatı arttıracak kimyasalların kullanımının önüne geçilmesi ve iklim değişikliğiyle mücadeleye öncelik verilmesi…

Çeşitli çalışmalarda bazı faydalı bakterilerin suya salınarak olumlu sonuçlar alındığı da söyleniyor. Ancak ne olursa olsun atıklarla suya karışan azot, fosfor gibi ‘besin’lerin derhal en aza indirilmesi en gerekli ve kritik adım. Dolayısıyla  arıtma tesislerinin hızla faaliyete geçmesi, denetimlerin sıkılaşması, cezaların caydırıcı olması ve  tarım ile sanayide kullanılan kimyasalların azaltılması çok önemli.

Artık  devlet, bilim insanları, sivil toplum ve  balıkçılar kafa kafaya vermeli ve bilimin gösterdiği yönde, bir an önce kalıcı adımlar atılmalı. Aksi durumda, bugün aslında hiç de sürpriz olmayan müsilaj, yakın gelecekte baş başa kalacağımız sorunların yanında epey küçük kalacak.

“Marmara Denizi atıklarla dolmaya başlamış ve müsilaj bize haber veriyor”

Önder Algedik

Proje Yöneticisi, Enerji ve İklim Uzmanı

Çok açık ki son 30 yıldaki politikalarla Marmara Denizi’ni kaybettik. Şimdi karar vermemiz gerekiyor. Marmara’yı tamamen kaybedelim mi, yoksa bir parçası kurtulsun mu? Karadeniz de bu politikalardan zarar görsün mü? Elimizdeki bilgiler bize acil, kısa ve orta vadede eylemleri şart koşuyor!


slında olayı o kadar iyi biliyoruz ki. Bu ülkede konuya hâkim o kadar çok bilim insanı ve kamu görevlisi var ki, zaten 2007’de yaşanan müsilaj tecrübesi var ve bir dizi projenin, bir dizi modelin çıktıları her şeyi ama her şeyi anlatıyor. Öyle ki, 2017 yılında yapılan modellemeler bunun geldiğini öngörmüş bile.

Aslında bilme sorunu yok, umursama sorunu var. O umursamayanlar da yazımızın konusu olacak.

Yine de olayı özetleyelim. Müsilajın biyolojik nedenlerini, arkasındaki kamu politikalarını, Marmara Denizi sürecini hidrobiyolog Levent Artüz çok güzel anlatıyor.

Bunları devletin bildiğini de çok iyi biliyoruz. Eski müsteşar Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün yazıları bakanlığın elindeki verilerin, bu verilerin işlendiği modellerin ve bunlardan elde edilen sonuçların olduğunu fazlası ile anlatıyor. Hatta Prof. Dr. Öztürk’ün 2019 sonunda Kanal İstanbul ile deniz kirliliği arasındaki ilişkiyi ortaya koyan yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Buradaki çözümü bakanlık çalışanları da çok iyi biliyor. 4 Haziran Cuma günü gerçekleşen ilk oturumda ortaya konulan bilgiler bir politika oluşturmak için gayet yeterliydi.

MÜSİLAJ 101

Müsilaj, hemen hemen tüm bitkiler ve bazı mikroorganizmalar tarafından üretilen kalın, yapışkan bir madde. Marmara özelinde olan ise bu organizmalardan denizin diğer canlıların yaşamasına izin vermeyecek kadar kirli ve sıcak olması sonrası o kiri besin olarak kullanan fitoplanktonun parçalanması ile ortaya çıkan bir salgının yayılması aslında. Artüz “Tek ve gerçek sebep, tür çeşitliliğindeki azalışa bağlı olarak, mevcut türlerin fert adetlerindeki artıştır” derken, aslında azalışın nedenini tartışarak arkasında yer alan kirlilik ile tür çeşitliliğinin azalmasını, fosfor ve azot patlaması ile mevcut türlerde patlamayı ve yerel ısınma ile dengesizliğin artması gibi bir durumu özetliyor. Bu üç şeyin arkasında neler olduğuna dair güçlü örnekler de sunuyor.

Aslında müsilaj meselesi bir atık meselesidir. Artüz’ün ifadesini atık üstünden açalım.

Birinci mesele kanalizasyon atığı meselesidir. “Marmara nüfusunun yüzde 99’unun kanalizasyonu var” lafının yalan olduğunu, bunun sadece atıkları toplayıp elekten geçirip (fiziksel arıtma diye deniyor, tek başına fiziksel arıtma bir hiç aslında) ‘derin deniz deşarjı’ gibi ahlaksız bir uygulama olduğunu öğreniyoruz. Neden ahlaksız dedim? Kentin kirlerini akıntı seviyesine boşaltarak Karadeniz’e gitmesini beklemek kadar haince bir iş olabilir mi?

İkinci mesele kentsel atık meselesidir. Marmara’nın denizi, karası, havası bir çöplük aslında. 2016 tarihli çalışmalar, özellikle Marmara’nın doğu tarafında bir kilometrekarede 200 kilogramdan fazla atık bulunduğunu, İzmit Körfezi, İstanbul sahili, Yalova-Bursa sahilinde bunun 500 kilograma çıktığını söylüyor. Marmara katı atık ve kanalizasyon atığı ile dolan bir çöplük aslında. Deniz dolmaya başlamış ve müsilaj sadece bize haber verme iyiliği yapmış.

Ama üçüncü bir atık daha var ki, o bardağı taşıran son damla diyebiliriz; Çanakkale Boğazı’nda kurulu termik santrallar. Bu santrallar binlerce metreküp deniz suyu çekip, bir kısmını buharlaştırdıktan sonra binlerce metreküpü genelde 35 ºC gibi bir sıcaklıkta denize veriyor. Bunlara diğer tesisleri de eklerseniz saatte 10 bin metreküpe yakın sıcak suyun salındığını tahmin etmek pek yanıltıcı olmayacaktır. Bu da yılda onlarca milyon metreküp sıcak suyun denize boşaltılması demek. Yılda onlarca milyon metreküp sıcak su ile bu deniz nasıl yaşayacak?

DERİN DENİZ DEŞARJI!

En büyük faktöre dönersek, aslında ‘Derin Deniz Deşarjı’ işinin büyük bir yalan, amacının insanların cebinden para çalmak ve Marmara’nın yaşamını çalmak olduğunu görüyoruz. Gerçek arıtma yapmadan (fiziksel, biyolojik ve kimyasal) sadece yalan arıtma (elekten geçirip adına fiziksel arıtma demek) boşa ve haince bir yatırım değil midir? “Abi ben hafriyatı yapayım, betonu dökeyim, sen ona göre şartname hazırla” diyen bir şartname ile atık politikası mı uygulanıyor?

İlbank’ın SUKAP, yani Su Kanalizasyon Altyapı Projeleri adlı bir programı var. Programda 31 Aralık 2020 tarihi itibarıyla proje kapsamında yürütülen 1.410 adet iş için söz konusu ödenekten 4 milyar 783 milyon 661 bin TL hibe, 6 milyar 991 milyon 501 bin TL kredi olmak üzere, toplam 11 milyar 775 milyon 162 bin TL belediyelerimizin su kanalizasyon ve altyapı projeleri için tahsis edilmiş. Yani 11,8 milyar TL’nin kanalizasyon kısmı ya yarım ya da yanlış işlere gitmiş. Zaten Kamu İhale Kurumu sayfasında bolca derin deniz deşarjı ihalesi görüyorsunuz.

Bugün İstanbul’daki atık arıtma sisteminin aslında teknoloji değil beton olduğunu müsilaj ilişkisi ile gördük. İlbank’ın İstanbul’a yatırdığı para, içme suyu, kanalizasyon, altyapı dahil, 41,7 milyar TL! SUKAP ile 11,8 milyar TL harcanmış, 15 yılda İstanbul’a 41,7 milyar TL harcanmış ve elde denize atık boşaltan bir sistem kalmış.

MARMARA’YI KURTARMAK MÜMKÜN MÜ?

Kimi çalışmalar Marmara Denizi’ne atık bırakmayı bugün kessek ‘iyileşmesinin’ 6-7 yıl süreceğini söylüyor. Modellemeler, kirletme yükünün yüzde 40 azaltılsa bile ‘iyileşme emarelerinin’ 6-7 yıl sonra görülebileceğini söylüyor. Atık bırakmayı kesmek ve kirletme yükünü azaltmak tam olarak aynı şeyler değil, bunu belirtelim. Ancak söylenen şu ki, Marmara asla eski Marmara olmayacak. Dahası, buna yapılan cin fikir müdahaleler ise telafisi imkânsız riskler barındırıyor.

Özetle eski Marmara öldü, elimizde ‘bir’ Marmara kalmasını istiyorsak 30 yılın yalanlarını çöpe atmamız gerekiyor.

Veriler, modeller, tartışmalar incelendiğinde Marmara’nın ölmesinin arkasında kimlerin olduğunu görüyoruz. Onlar aynı zamanda bugün ağızlarını açmayanlar. Listeleyelim mi?

En başta deterjan şirketleri var. Kirlenen kentlerden çıkar elde eden, halkta obsesyon yaratmaktan çıkar elde eden (Bknz: Obsesyon A.Ş.), neredeyse her 5-6 yılda üretimlerini katlayan bu şirketler denizde patlayan fosfor meselesinde sorumlular.

Gübre şirketlerini saymazsak olmaz. Denize arıtılmadan karışan idrarın toplamda payı yüzde 1 iken azot miktarında yüzde 80, fosfor miktarında ise yüzde 40 paya sahip olduğunu Prof. Dr. Ayşe Bilsen Baykal ifade ediyor. Bunu ayrıştırmamız ve sterilize edip tarımda kullanmamız durumunda en değerli gübre ihtiyacımız kalmayacak. Ama biz ne yapıyoruz? Fosfor kayası ve amonyak ithal edip asıl hammaddeyi değil, ithal hammaddeyi topraklara boca ediyoruz.

Üçüncüsü, atık sektörünün bütün oyuncuları. O kadar suçlular ki, bu ülkede dağ taş çöp oldu ve bir sistem kurmak ve işbirliği yapmak yerine rekabet ediyorlar. Bunun sonucunda atıkları yakıp havaya boşaltan EPK kasımda, atıkları şehir hastanesi gibi bir modele çeviren Çevre Ajansı aralık ayında Meclis’ten geçti.

Dördüncüsü ambalaj şirketleri, ülke plastik çöplüğüne döndü. Tamam Marmara’nın dibinde o çöpleri görmüyorsunuz ama havada bile uçuşuyor, onu da mı görmüyorsunuz?

Beşincisi petrokimya endüstrisi. Zaten Marmara’nın suyunu kullanıp kirletiyorsunuz. Zaten ürettiğiniz hammaddeler kirlilik nedeni. Ama biraz sorumluluk almayı düşünmez misiniz?

Altıncısı termikçiler. Ya siz oksijeni bol Akdeniz’den gelen suyu alıp, üçte birini buharlaştırıp sonra üçte ikisini sıcak sıcak Marmara’ya nasıl verirsiniz? Buna ÇED’de laf etmeyenleri de ekleyelim tabii ki.

Yedinci olarak altyapı müteahhitleri ve boru şirketlerini de ekleyelim mi buna? Hafriyat, beton ve boru satmaya indirgenmiş bir mühendislik, iş kültürü. Bir de siz o bölgede yaşıyorsunuz değil mi?

Sekizincisi ise çimento şirketleri. 4 Haziran Cuma günü düzenlenen çalıştayda beton kaplı kentlerin azot kirliliğinin nasıl yağışlarla denize akıtıldığı, sahillerde yapılan beton peyzajların ısı etkisi, biyolojik geçişi engellemesi gibi konular da konuşuldu. Hatta biri çıktı ve “Sahile dökülen betonlar sökülmeli” dedi.

Dokuzuncusu ise tabii ki buna altyapı sağlayan, aslî şartnameyi değil şirket şartnamesini işleme koyan yöneticiyi, proje yönetimini ‘kâğıt kürek işi’ diye aşağılayanları, bu sistemi kuran politikacıları da ekleyelim. O politikacılar değil mi 1990’larda ”14 milyonun çöpünden Karadeniz’e bir şey olmaz” mantığı ile çıkıp, bugün nüfusu 25 milyona çıkartıp insan yükünü ikiye, plastik ve petrol türevi deterjan tüketimini üçe belki dörde katlayan. Basit bir matematik, nüfus ikiye, kişi başına kirletici üçe katlanırsa kirletici akışı altıya katlanır.

Bunlar olurken bu günlerde bu organize işin parçası olanlar ağzını açıyor mu peki?

MARMARA’YI KURTARMA İLKELERİ

Çözümü konuşalım, ne yapacağız? 30 yıl evvel bilim insanlarını dikkate almayan siyaset bugün halkı da dikkate almıyor. Böyle bir denklemde işimiz zor değil mi?

Onlarla orta yolda buluşacağız diye ortalamayı bilimin ve aklın gerisine mi düşüreceğiz? Yoksa hakkımızı mı arayacağız? Aslında ortaya çıkardığımız dersleri, bunlardan yola çıkarak ilkeleri koysak sanki daha iyi olacak.

Arıtamadığın şeyi üretmeyeceksin! Bir şey arıtılamıyorsa, o kente girişi yasaklanmalı. Bir kimyasal şirketinin, ürettiği kirleticiden dolayı sorumluluk almaması kabul edilemez. Fosfor, azot içeriği olan ürünler içeriğinden çıkartılana kadar satışı yasaklanmalı. Çünkü altyapı çözümü üretilene kadar kirletme hızı düşmeli!

Arıtması olmayan tesisler kapatılsın, arıtmasız çalıştığı süre içinde cezaî işlem uygulansın. Hâlâ arıtması olmayan tesisler çalışıyor ve buna dokunmadan nasıl sorunu çözeceğiz?

Şartnameler müteahhitle değil, demokratik bir kurul ile yazılmalı. Şirketlerin acil kazançları değil, doğanın ve halkın ihtiyaçları tek kriter olmalı. Bunu sağlamayan şirketler neden haksız kazanç elde etsin?

‘Derin Deniz Deşarjı’ gibi, ‘Ön Arıtma’ gibi bütün yalancı yatırımlar kapatılsın. Ergene Derin Deniz Deşarj Tesisi’nin ne kadar gerçek olduğu bilinmiyor. Şimdiye kadar onlarca böyle yalandan yatırım yapılmış. Bu yatırımlar sadece Marmara’ya yapılmamış. Karadeniz, Ege ve Akdeniz kıyılarında da var!

Doğadan aldığın gibi geri ver. Düşünsenize “Karadeniz’e yollamak” gibi bir mantık olabilir mi? Ya da arıtılan ürün neden denize bırakılır? Tekrar kullanmanın yolu varken ve böylece kuraklık etkisini azaltabilecekken neden işin kolayına kaçıyoruz?

Bunlar benim konudan anladığım noktalar. Tabii ki başka türlü de formülize edilebilirdi. Ama bunlara bir şey eklenmeli ki, o da denetlemenin toplumsallaştırılması. Çok açık ki bu yalanlar 30 yıllık kamu sorumsuzluğu ile oldu. Kamu denetleme görevini yerine getirseydi böyle olur muydu?

KARADENİZ’İ KURTARMAK!

Eski Marmara Denizi’ni kaybettik. Bir düzeyde kurtarma imkânımız var. Ama asıl büyük tehlikeyi kaçırıyoruz, Karadeniz’i de kaybetmek! Evet bu kadar katı atık ve fosfor-azot yüklü kimyasal atığı aslında günün sonunda Karadeniz’e yolluyoruz. Karadeniz’in tek çıkış yolu Marmara. Marmara’yı kurtardığımız oranda Karadeniz’in yaşama şansı olacak. Bu yüzden bu beş ilke ve dahası Marmara Denizi’ni bir nebze kurtarmak ve de Karadeniz’i yok etmemek için zorunlu.

Çok açık ki son 30 yıldaki politikalar ile Marmara Denizi’ni kaybettik. Şimdi karar vermemiz gerekiyor. Marmara’yı tamamen kaybedelim mi, yoksa bir parçası kurtulsun mu? Karadeniz de bu politikalardan zarar görsün mü? Bunun için her gün milyonlarca metreküp kanalizasyonu denize boşaltmayı, yarım milyon metreküp sıcak suyla denizi haşlamayı, binlerce ton atığı doğaya yaymayı bırakmamız gerekiyor. Bunu yapan yalancı tesislerle bu iş olmaz. Marmara can çekişirken önümüzdeki günlerde İBB Avrupa’nın en büyük çöp yakma tesisini açarak her yıl bir milyon ton çöpün külü ve zehirli gazlarını bölgeye yayacak, kirliliği katlayacak. Daha da önemlisi, bu kirlilik yüküne Kanal İstanbul ile hem 500 bin yerleşim eklenecek hem de derin deniz deşarjı ile kirlettiğimiz Karadeniz’in Kanal İstanbul gibi ikinci bir muslukla Marmara’ya dönmesi sorununu yaşayacağız. 2021 yılı çevre gününü müsilaj meselesinin arkasındaki siyasetçiler, deterjan şirketleri, gübre şirketleri, atık sektörü, ambalaj şirketleri, petrokimya endüstrisi, termikçiler, çimento şirketleri, altyapı müteahhitleri kutlasın. Onlar kutlasın, biz yasımıza ve derdimize bakalım.

*Önder Algedik, Müsilajın Arkasında Kim Var?

(07/06/2021, www.gazeteduvar.com.tr)

*Önder Algedik, Müsilaj Komisyonu Marmara Denizi’ni Kurtarabilir mi? (14/06/2021, www.gazeteduvar.com)

Kaynaklar

Cesedin Çürümesidir Bu, Levent Artüz ile söyleşi 

Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Marmara Denizi Şeker Komasına mı Girdi?

Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kanal İstanbul, Marmara Denizi Su Kalitesini Etkiler mi?

Polat Beken, Ç., Tolun, L., Atabay, H., Tan, İ., Mantıkcı, M., Aydöner, C., et al. (2017). Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme İşi 2014-2016 Marmara Denizi Özet Raporu. Ankara: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü.

Atıksu Mühendisliği, İSKİ

Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme Programı 2014-2016 Yılı
Marmara Denizi Özet Raporu

Marmara Belediyeler Birliği’nin Müsilaj Problemi ve Çözüm Önerileri Oturumu

Acil eylem planı

Elimizdeki bilgiler bize acil, kısa vade ve orta vadede eylemleri şart koşuyor. Uzun vade diye bir şey telaffuz edemiyoruz; çünkü öyle bir vade hiç yok. Olsa bile ona en fazla “Acil, kısa ve orta vadeli eylemlerin kalıcı olacağı dönem” diye yer verebiliriz.

Acil: Bu eylemler, mesela, bir ay içinde yapılmalı ki Marmara’nın tabutuna çivi çakmayı bırakalım, Karadeniz’deki riski birazcık olsa da azaltalım. Bunlar:

Acil 1: Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi kapatılsın, arıtması olmayan tesisler de kapatılsın.

Acil 2: Kentlerde fosfor ve azot kirliliği kaynaklarından alternatifi ile değiştirilebilenlerin (örneğin deterjanlar) kente girmesi ve kullanımı yasaklanmalı. Bu kararı belediye meclisleri planlarına mutlaka dahil etmeli.

Acil 3: Marmara’ya sıcak su basan kömür santralları ve endüstriler kapatılsın, arıtma yapmadan boşalan fabrikalar hem kapatılsın hem de yasal işleme tabi tutulsun.

Acil 4: Bütün derin deniz deşarjı projeleri ve ön arıtma projeleri iptal edilsin.

Acil 5: Türkiye’de kirletici kaynakların tamamı liste olarak kamuoyu ile paylaşılsın. Bilgi en önemli politika aracıdır ve bu olmadan bizler asla gerçekleri bulamayacağız.

Kısa: Bu eylemler bir yıl içinde tamamlanmak zorunda.

Kısa 1: Paket arıtma sistemleri için acil mühendislik ve şeffaf ihale! Evet çok doğru duydunuz. Arıtma merkezileştikçe büyür ve zor hale gelir. Yani ölçek bir meseledir. Ama küçük arıtmalar daha kolay ve esnektir. Büyüdükçe büyük müteahhitlere rant kapısı olur zaten. Ayrıca minik sistemlerin atıklarını şehrin içinde tekrar kullanma şansınız da doğar. Hem Türkiye’de atıksu arıtmada iyi bir sanayi mevcuttur. Ama bütün bu faydalar için çok iyi bir mühendislik yapılabilir, ülke çapında bir arıtma seferberliği düzenlenebilir ve tabii ki düzenlenmeli.

Kısa 2: Geri dönüşüm ve depozito sistemi hızla kurulsun. Hükümet poşeti paralı yapma uğruna yeni geri dönüşü ve depozito sistemini öldürdü. Marmara Denizi’nde 2016 itibarıyla kilometrekarede 500 kilogram çöp, deniz tabanında varken bunu da çözmek zorundayız. Bunun için geri dönüşmeyen her şeyin üretimi yasaklanmalı, İBB’nin açmayı planladığı gibi, kirlilik yükü getireceği çöp yakma tesisleri durdurulmalı.

Kısa 3: Atık arıtma sistemi kurmayan bütün tesislerin verdiği kümülatif zararın işleme konması, bu tesislerin kapatılması ve görevini layığı ile yerine getiren ile getirmeyenin ayrılması gerekiyor.

Orta: Bu eylemler 3-5 yıldan önce tamamlanması gerekenlerden oluşuyor.

“Marmara’daki müsilaj sorunu 2000 yıllık bir sürece dayanıyor”

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi İklim Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü

“2050 yılına geldiğimizde İstanbul’da 800-1000 metreküp suyumuz olacak. Bu da su kıtlığı demek. Bu hızla çevreye zarar vermeye devam edersek, İstanbul’da 50 yıl içerisinde hava sıcaklıkları 45 derecelere kadar ulaşacak.” Bizi bekleyen korkunç tabloyu böyle açıklıyor Boğaziçi Üniversitesi İklim Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz. Marmara Denizi’ndeki müsilaj ile ilgili de önemli bilgiler veriyor…


armara’da son dönemde artan kirlilik, müsilaj ile ortaya çıkmaya başladı. Bunun sorumlusu biziz. Ve bunun yakın zamanda geçmesi mümkün değil. Marmara Denizi’nin bu hale gelmesi 2000 yıllık bir sürece dayanıyor. Küresel ısınmanın etkilerini daha tam olarak görmüş değiliz. İlk olarak denizler ısınıyor. Bunu da Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunuyla yaşadık. Denizler ısındıkça müsilaj gibi daha birçok sıkıntıyla karşılaşacağız. Artık insanlık olarak sınıra geldik, en küçük hatamız affedilmiyor. Tarım ilaçları, kimyasallar, sadece böcekleri değil, kuşları, kedileri hatta insanları öldürüyor… Bugün kullandığımız kimyasal bir tarım ürününün, bir ilacın, 20 yıl sonra bizi nasıl etkileyeceğini kestirmek imkânsız. Bu yüzden kimyasalları kullanırken dikkatli olmalıyız. Kimyasalların canlıların yaşamını zorlaştıracak şekilde her alanda artış gösteren bir grafikte kullanımını engellemeliyiz.

Küresel ısınma canlıların sonunu getiriyor

Ozon tabakası yıllardır inceliyor. Bu incelme de başta kanser olmak üzere önemli sağlık sorunlarına yol açıyor ve her geçen yıl etkisini artırıyor. Ozon tabakasının delinmesiyle iklim değişikliği sürekli artış gösteriyor. Özellikle termik santrallar ve fosil yakıtlar bu durumu negatif etkiliyor. 

Özellikle 2010 yılından bu yana şiddetli bir küresel ısınma içerisindeyiz. En sıcak yıllara bakıldığında çoğu, 2010 yılı sorasına işaret ediyor. En sıcak yıllar hep 2010’dan sonra yaşanmış. Bu süreçte, Sibirya’da bile sıcaklık ortalamanın 5 derece üstüne çıkmış. Doğa için büyük sıçramalar kabul edilemez. Bir derece, iki derece sindirilebilir ama bu denli büyük farklar canlıların sonunu getiriyor. Orman yangınları, türlerin soyunun tükenmesi gibi durumlar bu nedenle yaşanıyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarı iklim değişikliğini direkt olarak etkiliyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarı ilk kez 1960 yılında ölçüldü. O günden bugüne sürekli artış gösteren bir grafik izliyor. Bu durum günden güne kötüleşiyor ve biz insanlık olarak bunu durdurmak zorundayız.

İstanbul’da 2070 yılında hava sıcaklığı 45 derece olacak

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin en büyük etkilerinden biri de kuraklık. 2050 yılına geldiğimizde İstanbul’da 800-1000 metreküp suyumuz olacak. Bu, şu anda Somali, Etiyopya gibi ülkelerde gördüğümüz durum demek. Yani su kıtlığı demek. Bu duruma bir dur dememiz lazım. Bu hızla çevreye zarar vermeye devam edersek, İstanbul’da 50 yıl içerisinde hava sıcaklıkları 45 derecelere kadar ulaşacak. Dünya Ekonomik Forumu gibi uluslararası etkinliklerde artık en büyük risk olarak çevre gösteriliyor. 2007 yılında bu tarz etkinliklerde, çevre diye bir risk yoktu. 2018’den beri en büyük riskleri çevre taşıyor. İş dünyası, büyük firmalar, sivil toplum örgütleri uyarıyor. Bunların sonuçları çok ağır olacak. Artık her sene Türkiye’de ‘100 yılda bir görülen afetler’ yaşıyoruz. Kuraklık her geçen gün artıyor. Bu, direkt olarak tarımı etkiliyor. Eskiden her tarafta yetiştirilebilen ürünlerin artık yetiştirilmesi zorlaşıyor. Bitkilerin de hayvanlar gibi soyları tükenmeye başlıyor.”

Bunlar da hoşunuza gidebilir

Yorum Yazın

Secured By miniOrange